8 Temmuz 2009 Çarşamba

Emek-değer teorisi için çalışma notları

Gerçekten “yeni ekonomik” eğilimlerin emek-değer teorisini ıskartaya çıkarıp, çıkarmadığını söyleyebilmek için ,emek-değer teorisinin ne olduğuna bir bakmak gerekiyor.Bir malın değerini ne belirler? Herhangi bir malın değerinin büyüklüğünü, o malda cisimleşmiş toplumsal olarak gerekli emek miktarı belirler. Bir başka ifade biçimiyle bu emek miktarının elde edilmesi için gerekli toplumsal emek zamanı.Burada tek tek her mala kendi türünün ortalama örneği olarak bakmak gerekiyor.( Kapitalist rekabet içersinde, rekabette öne geçmek için her zaman bu ortalama emek zamanını düşürme yönünde bir eğilim vardır.Bozulan her ortalama zaman bir müddet sonra tekrar yeni bir ortalama zaman değeri çevresinde tekrar tesis edilir.).Bir metaın değeri ile bir başka metaın değeri arasındaki ilişki, birincisinin üretimi için gerekli emek zamanı ile ikincisinin üretimi için gerekli emek zamanı arasındaki ilişki gibidir[1]. Hammadde, üretim araç ve gereçlerinin yıpranan kısmı üretim sürecine, içerdikleri emek miktarı ile girer ve bu miktarı yeni ürüne olduğu gibi aktarırlar.Kullanılan değişmeyen sermayenin (hammadde,üretim araç ve gereçleri) aynı olduğu varsayımı altında, Örneğin 1 saatte üretilen A malı ile ,saatte 3 adet üretilen B malının değişim ilişkisi, A=3B şeklindedir.Doğal olarak, eşit nicelikte emek içeren ya da aynı sürede üretilen metaların değerleri aynıdır.Unutmamız gereken nokta, yukarıda anlattıklarımızın belirli bir soyutlama düzeyinde geçerli olmasıdır. Somut durumda , hiçbir malın değeri üzerinden değişim ilişkisine gireceğinin garantisi yoktur. Hatta tam değeri üzerinden mübadelesi çoğunlukla istisnai bir durumdur. Somut durumda arz-talep gibi faktörlerin de devreye girmesiyle ,bir malın değerinin parasal ifadesi olan fiyat, o malın içersinde cisimleşmiş emek miktarının belirlediği değer çevresinde dalgalanarak oluşur.Olağanüstü durumlar dışında( kriz gibi) bu değerden aşırı bir sapma göstermez.

Bu değerden farklılaşmanın oluştuğu diğer bir durum ise, ortalama kar oranının gerçekleşmesi çerçevesinde, meta değerlerinin üretim fiyatlarına dönüşmesidir.Farklı üretim alanlarında, çeşitli kar oranlarının ortalamalarının bulunarak, bu farklı üretim alanlarındaki maliyet fiyatlarına eklenmesiyle elde edilen fiyatlar, üretim fiyatlarını meydana getirir[2].Farklı üretim sektörlerinde, sermayenin organik bileşimi (Değişmeyen sermayenin, değişen sermaye oranı.Bir başka ifade ile tüm hammadde, üretim araç ve gereçlerinin değerinin , ödenen toplam ücretlere oranı) farklı olduğu için farklı artı-değer oranları, dolayısıyla farklı kar oranları oluşur. Artı-değerin kaynağı canlı emektir. Sermayenin organik bileşimi değişik olan sektörler, farklı büyüklüklerdeki canlı emeği harekete geçirdiğinden, elde ettikleri artı-değer oranı da farklı olur.Buna uygun olarak,çeşitli üretim kollarında kar oranları da farklılık gösterir.Farklı kar oranları, rekabet aracılığıyla ,bütün bu farklı kar oranlarının ortalaması olan tek bir kar oranına eşitlenmesiyle, her tekil kapitalist üretilen toplam toplumsal artı-değerden, aynı anlama gelen toplam kardan, yatırdıkları sermaye oranı kadar pay alır.Tüm kapitalistlerin yaratılan toplam kar karşısında durumları, karın aralarında her 100 birime göre bölündüğü hisse senetli bir şirketteki hisse sahipleri gibidir.[3]Maliyet fiyatından üretim fiyatına geçerken, değişik üretim sektörlerinde sermayenin organik bileşimine göre, metaların bir kısmı kendi değerleri üzerinde satıldığı halde, diğer kısmı aynı oranda olmak üzere değerinin altında satılır. Metanın içerdiği emek miktarının oluşturduğu değerden bu sapma , emek- değer teorisinde bir zafiyet yaratmaz. Çünkü ortalama kar tespit edilirken, bu oran metaların içerdikleri emek miktarı tarafından belirlenen değerlerinden çıkarılmadır.Diğer bir sağlama yöntemi de şudur: toplam toplumsal sermayenin harekete geçirdiği toplam canlı emek miktarının meydana getirdiği toplam artı-değer kitlesi tek ve sabit olacaktır. Her bir tekil kapitalist,bu sabit toplam art-değer kitlesinden sermayesi oranında payını alır. Bu durum, emeğin, toplam toplumsal sermaye, yani bütün kapitalistler tarafından topluca yapılan sömürüsü, bize göre sınıfların maddi temelini de gösterir.

[1] Karl Marx. Kapital Birinci Cilt. Sol Yayınları. Çev: Alaattin Bilgi. 8.Baskı 2007. s:52

[2] Karl Marx.Kapital Üçüncü Cilt.Sol Yayınları. Çev: Alaattin Bilgi. 5.Baskı 2006.s.143

[3] Karl Marx.Kapital Üçüncü Cilt.Sol Yayınları. Çev: Alaattin Bilgi. 5.Baskı 2006.s.144

22 Haziran 2009 Pazartesi

Maddi Olmayan emek için çalışma notları

Lazzarato’ya göre, maddi olmayan emek kavramı, emeğin iki farklı yönüne işaret eder.Birincisi metanın "enformasyonel içeriği" bakımından emek süreçlerinde gerçekleşen değişikliklerdir. Bu değişikliklerin ana yönü, dolaysız emek için gerekli olan becerilerin artan şekilde sibernetik ve bilgisayar teknolojilerine hakim olmayı gerektirmesidir. İkincisi, maddi olmayan emeğin metanın "kültürel içeriğini" üreten etkinlik bakımından, normalde "iş" olarak kabul edilmeyen bir dizi etkinliği içermesidir. Kamuoyunu belirlemeye ve kurmaya yönelik bu etkinlikler, kültürel ve sanatsal standartları, modayı, zevkleri, tüketici normlarımı oluşturulmasını kapsar. Maddi olmayan emeğin göründüğü ana sektörler, reklam, moda, bilgisayar yazılımları, fotoğrafçılık, kültürel etkinlikler olarak tarif edilir.Bu işleri yaparken, entelektüel beceriler, yaratıcılık, hayal gücü ile teknik ve kol emeğinin bir araya getirilmesi, toplumsal ilişkilerin yönetilmesi, girişimcilik gibi özellikler öne çıkar. Maddi olmayan emek, doğrudan kolektif biçimlerde kendini kurar ve yalnızca ağlar ve akışlar içinde var olur. Bu yüzden kendini fabrikanın dört duvarı ile sınırlandırmaz, “maddi olmayan emek havuzu” denilen, bu emek türünün üretiminin işlediği mekan, dışarıda, bütün olarak toplumun içindedir. Proje bazında, küçük üretim birimleri sadece o iş için bir araya gelir. Üretim döngüsü kapitalist ihtiyaç duyduğunda başlar, ihtiyaç yani görev tamamlanınca, döngü tekrar, üretken kapasitesinin zenginleşmesini ve yeniden üretimini mümkün kılan ağlara ve akışlara geri çekilir.Güvencesizlik, aşırı sömürü, hareketlilik ve hiyerarşi maddi olmayan metropol emeğinin en belirgin özellikleridir. “Serbest çalışma” giderek boş zaman ile çalışma zamanı arasındaki ayrımı ortadan kaldırır.Başka bir deyişle, hayat işten ayrılamaz hale gelir. Toplumsal ilişkileri yönetebilme becerisi ve toplumsal ortaklığı meydana getiren yönetimsel işlevlerinden dolayı , maddi olmayan emeği , “canlı emeğin” gerçek bir mutasyonu olarak gören Lazzarato, burada Taylorist örgütlenme modelinden uzaklaşıldığını iddia eder.

Maddi olmayan emek kendini üretimle tüketim arasında yeni bir ilişkinin ara yüzeyinde bulur.Hem üretim için toplumsal ortaklık hem de tüketiciyle toplumsal ilişkinin kurulması iletişim süreci sayesinde olur.iletişim kilit roldedir.Aynı zamanda, maddi olmayan emek ,iletişim biçimleri ve koşullarında-dolayısıyla üretim ve tüketimde- hep yeniliği teşvik eder.Bir taraftan ihtiyaçlara, hayal gücüne, tüketici zevklerine biçim verirken, diğer taraftan bu ürünler güçlü birer ihtiyaç, imge ve zevk yaratan bir şey haline gelir. Maddi olmayan emek ile üretilen, kullanım değeri enformasyonel ve kültürel içeriğinin değeriyle belirlenen metanın özgünlüğü, tüketildikçe yok olmayıp, aksine tüketicinin “ideolojik” ve kültürel ortamını yaratıp, genişletmesi ve dönüştürmesidir. Maddi olamayan emek, her şeyden önemlisi ,üretim ve tüketim ilişkisini her zaman bir yeniliğe dayandırarak, toplumsal bir ilişki üretir, ancak bu üretimde başarılı olursa bir ekonomik değer ifade eder.Bunun diğer anlamı, bu etkinlikler, maddi üretimin sakladığı bir şeyi, yani emeğin sadece meta değil, her şeyden önce sermaye ilişkisi ürettiği gerçeğini doğrudan görünür kılmasıdır.Lazzarota’ya göre, tamamen ekonomik bakış açısıyla,maddi olmayan emeğin yeniden üretim döngüsü, hem Kapital’in ikinci cildindeki yeniden üretim tanımından, hem de Keynesçi üretim-tüketim ilişkisinden farklıdır.Bu farklılık, tüketicinin ürünün fikriyat olarak varlığından imal edilişine kadarki bütün sürecin içinde olmasından kaynaklanır. Tüketici, metaları tüketmekle sınırlanmış durumda değil, tersine tüketim, yeni ürünler ve zorunlu koşullara uygun olarak üretken olmak zorundadır.Bu süreç her şeyden önce bilginin tüketimidir.Bu yüzden tüketim artık sadece bir ürünün gerçekleşmesi değil, şimdilik iletişim tanımıyla tarif edilen gerçek ve toplumsal bir süreçtir. Bu yeni toplumsal ilişkiler, büyük ölçekli endüstri ve hizmet sektörünü de değiştirmiştir.Daha önce üretim sürecinin iç işleyişini gözetimini ve hammadde pazarlarının denetimini güvence altına almak önemliyken, şimdi üretim süreci dışındaki alana, yani satış ve tüketiciye odaklanmak önemli hale gelmiştir.Otomobil üretimi gibi “ağır” sanayilerde bile bir ürün imal edilmeden önce satılmalıdır; bir araba ancak satış ağı sipariş verdikten sonra üretime sokulur.Bu strateji bilginin üretim ve tüketimine dayalıdır.Bilgi toplayabilmek (piyasanın eğilimlerini tespit etmek) ve bilgiyi dolaşıma sokabilmek (Pazar yaratmak) için önemli iletişim ve pazarlama stratejileri seferber edilir.Diğer taraftan hizmet sektöründe tanık olunan şey, hizmetlerin büyümesi değil, “hizmet ilişkilerinin” gelişmesidir. Bir ürün olarak hizmet, toplumsal bir kurgu ve toplumsal bir tasavvur ve yenilik süreci haline gelir.Hizmet endüstrilerinde “arka ofis” görevleri(klasik hizmet işleri)azalmış “ön ofis” görevleri (müşterilerle ilişki) çoğalmıştır.Hizmet sektöründe ele alınan bir ürün ne kadar maddi olmayan bir ürün olarak ortaya çıkıyorsa, o ürün üretimle tüketim arasındaki ilişkinin endüstriyel örgütleniş modelinden o kadar uzaklaşır. Eğer bir ürün tüketicinin müdahalesi yoluyla tanımlanıyorsa ve bu nedenle sürekli bir evrim içindeyse, hizmet üretiminin normlarını tanımlamak ve “nesnel” bir üretkenlik ölçütü koymak hep daha zorlaşır.Bugün üretim doğrudan toplumsal bir ilişkinin üretimiyse, o zaman maddi olmayan emeğin “hammaddesi” öznellik ve bu öznelliğin yaşandığı ve yeniden ürettiği ideolojik ortamdır.Sanayi sonrası toplumların amacı tüketici/iletişim aygıtı yaratmak ve onu etkin kılmaktır. Maddi olmayan işçiler( reklam, moda, pazarlama, televizyon, sibernetik vs. alanlarında çalışanlar) tüketicinin talebini karşılar ve aynı zamanda o talebi kurar.Maddi olmayan emeğin öznellik ve aynı zamanda ekonomik değer yaratması, kapitalist üretimin nasılda yaşamlarımızı sardığını ve ekonomi, iktidar ve bilgi arasındaki karşıtlıkları nasıl parçaladığını gösterir.Toplumsal iletişim süreci –temel öğesi özenlik üretimi- belli bir yanıyla üretimi “ürettiği” için doğrudan üretken hale gelir.Günümüz post-Taylorist üretim biçimi hem üretken ortak faaliyetin harekete geçirilmesi hem de metaların “kültürel” içeriklerinin üretiminde kesinlikle öznelliği devreye sokmasıyla tanımlanıyor. İletişimin üretim süreci doğrudan değerlenme sürecine dönüşme eğilimi taşır. Nasıl ki geçmişte iletişim temel olarak dil ile ideolojik ve edebi/sanatsal üretim kurumlan aracılığıyla örgütleniyorduysa, bugün iletişim, endüstriyel üretimle iç içe olduğundan teknolojik tasarımlar (bilgi, düşünce, görüntü, ses ve dilin yeniden üretim teknolojileri) ve yeni bir üretim biçiminin taşıyıcıları olan örgütlenme ve "yönetim" biçimleri aracılığıyla yeniden üretilir.Lazzarato, Toplumsal iletişimin oluşum sürecini ve "ekonomik" olan tarafından içerilmesini anlama çabasında "maddi" üretim modeli yerine, yaratıcılık, yeniden üretim ve alımlama sürecini de kapsayan "estetik" modeli kullanmayı önerir. “Estetik/ideolojik” üretim modeli içersinde “yeniden üretim” karlılığın gerektirdiklerine göre örgütlenmiş kitlesel bir üretime dönüşür; “alıcı” ise tüketici/iletişim aygıtı olma eğilimdedir. Entelektüel etkinlik ekonomisi içindeki bu içerilme ve toplumsallaşma sürecinde, "ideolojik" ürün bir meta biçimini varsayma eğilimi gösterir. Ancak bu sürecin kapitalist mantığın boyunduruğuna alınması ve ürünlerinin metalara dönüşmesi estetik üretimin özgünlüğünü, yani yaratıcı ve alıcı arasındaki yaratıcı ilişkiyi ortadan kaldırmaz. Lazzarota metnin sonunda ,maddi olmayan emeğin üretim döngüsünü oluşturan "aşamaların" (maddi olmayan emeğin kendisi, "ideolojik/meta ürünleri" ve "kamusal/tüketici") "sermayenin" klasik yeniden üretim biçimlerine göre özgün farklarını kısaca şöyle belirtir: farklı türde becerilerin (entelektüel beceri, kol becerisi ve girişimcilik becerisi) bir sentezinin sonucu olarak ortaya çıkan maddi olmayan emek, klasik iş ve işgücü tanımlarını sorgulamaya zorlamakta. Maddi olmayan emek kendini doğrudan doğruya ağlar ve akışlar şeklinde varolan kolektif biçimler içinde oluşturur. Bu ortak faaliyet biçiminin ve bu becerilerin "kullanım değerinin" kapitalist mantığın boyunduruğuna girmesi, maddi olmayan emeğin kuruluşunun ve anlamının otonomisini ortadan kaldırmaz. Aksine, bir kez daha Marksist bir deyimi kullanarak söyleyecek olursak, en azından "yeni bir serimleme biçimi" gerektiren antagonizmalan ve çelişkileri açar. İdeolojik ürün" her açıdan bir metaya dönüşür. Bu ideolojik kavramı, ürünü gerçekliğin bir "yansıması", yanlış veya doğru bir gerçeklik bilinci olarak nitelendirmez. İdeolojik ürünler, aksine, yeni gerçeklik katmanları üretir; insan gücü, bilgi ve eylemin buluştuğu kesişim noktasıdır. Yeni görme ve bilme biçimleri yeni teknolojiler gerektirir ve yeni teknolojiler de yeni görme ve bilme biçimlerini gerektirir. Bu ideolojik ürünler tamamen toplumsal iletişimin oluşum süreçlerine içkindir; yani bu ürünler aynı zamanda bu süreçlerin hem sonuçları hem de önkoşullarıdır.İdeolojik ürünlerin toplamı, insanın ideolojik ortamını oluşturur. İdeolojik ürünler özgünlüklerini hiç kaybetmeden metalara dönüşür. Yani hep birisine hitap ederler, “ideal göstergelerdir” ve böylelikle “anlam” sorununu ortaya koyarlar.


Yukarıdaki özette belirttiğimiz gibi maddi olmayan emek üretim döngüsünde iletişim kilit roldedir.Bu kilit rolün yanısıra, emeği sarf eden, yani canlı emeğin kaynağı “emekçi” veya proleter üzerine Lazzarota ne tür tespitler yapıyor, kısaca buna da bir göz atalım:işçi sınıfının emeği, bilginin kullanılmasına yönelik bir emeğe, öznelliğin harcanmasını gerektiren bir karar verme yeteneğine dönüşmüştür.İşçilerden basit bir komutaya tabi olmak yerine, üretimin çeşitli işlevlerinin koordinasyonunda “etkin özneler” olmaları beklenir.Batı toplumlarının yeni sloganı herkesin özne olmasıdır.Katılımcı yönetim bir iktidar teknolojisi, “öznel süreçlerin” yaratılması ve denetim altına alınması için bir teknolojidir. Öznelliği uygulamaya yönelik görevlerle sınırlandırmak mümkün olmadığı için, öznenin her daim ,iletişim ,yaratıcılık ve yönetim alanlarındaki yeteneklerini canlı ve güncel tutup, “üretim için üretim” şartlarıyla uyum halinde olması gerekir.Her şeyden önce, burada otoriter bir söylemle karşı karşıyayız: kendini ifade etmek, konuşmak, iletişim kurmak, işbirliği yapmak zorundasın. Buradaki “ton” Taylorizm zamanındaki yönetici konumdakilerin tonuyla aynıdır; değişen tek şey içeriktir. Bir ustabaşının müdahalesine gerek duymadan işçi, çalışma grubu içinde kendi denetiminden ve motivasyonundan kendisi sorumlu olmalıdır. Ustabaşının görevi bir tür kolaylaştırıcıdan fazlası değildir. Bugünün yönetim düşüncesi, işçilerin öznelliğini yalnızca üretimin ihtiyaçları doğrultusunda kodlayabilmek için dikkate alır. Dönüşümün bu aşamasında, işçilerin bireysel ve kolektif çıkarlarıyla, şirketinkilerin özdeş olmadığı gerçeğini bir kez daha örtbas etmeyi başarır. Kapitalist ve işçi arasındaki sözleşme ilişkisinin temel biçimini artık ücretli emek oluşturmaz. Emek sürecinin örgütlenmesinde de doğrudan boyunduruk ortadan kalkmıştır.Çok değişik şekillerde serbest çalışmaya dayalı iş, sürekli değişim içindeki bir piyasa ve zaman ile maekan açısından değişebilir ağlar içine eklemlenen bir girişimci olan bir tür “entelektüel işçi” hakim biçim olarak ortaya çıkmıştır!

Hard ve Negri’nin Çokluk Kitabından Özet
XIX ve XX yüzyıllarda endüstriyel emek küresel ekonomide hegemonik bir konuma sahipti, ama tarımsal üretim gibi diğer üretim biçimlerine kıyasla azınlıktaydı. Endüstri, diğer biçimleri kendi girdabına çektiği ölçüde hegenomikti: Tarım, madencilik ve hatta toplumun kendisi endüstrileşmeye zorlandı. Endüstriyel mekanik pratikleri yanında, yaşam ritmi ve çalışma günü de, tüm diğer toplumsal kurumları, örneğin aile, okul ve orduyu yavaş, yavaş dönüştürdü.

XX. yüzyılın son on yıllarında, endüstriyel emek hegemonyasını yitirdi ve onun yerine “maddi olamayan emek”, yani bilgi, enformasyon, iletişim, ilişkiler veya duygusal ifade gibi maddi olmayan ürünler üreten emek geçti. Hizmet işleri, entelektüel emek, bilişsel emek gibi daha eski terimler de maddi olmayan emeğin kimi yönlerini anlatsa da, hiçbiri onu bütünlüğü içinde kavrayamaz. Bir ilk yaklaşım olarak, maddi olmayan emek iki ana biçimde tahayyül edilebilir. Birinci biçim, asıl olarak entelektüel ya da dilsel diyebileceğimiz, problem çözme, sembolik ve analitik görevler ve dilsel ifadeler gibi emek türlerini ifade eder. Maddi olamayan emek, fikirler, semboller, kodlar, metinler, dilsel figürler, imajlar gibi ürünler üretir. Maddi olmayan emeğin diğer ana biçimine de “duygulanımsal emek” diyoruz. Zihinsel olgular olan duyguların aksine duygulanımlar hem bedene hem de zihne aittir. Hatta neşe ve üzüntü gibi duygulanımlar, organizmanın bütünündeki yaşamın o anki durumunu yansıtır, belirli bir beden haliyle hali ile birlikte belirli bir düşünce halini de ifade eder. Dolayısıyla duygulanımsal emek, rahatlık, esenlik, tatmin heyecan ya da tutku gibi hisleri üreten ya da işleyen bir emektir. Duygulanımsal emek, örneğin hukuki danışmanların, uçuş görevlilerinin ve fast-food işçilerinin işinde karşımıza çıkar(güler yüzlü hizmet). Duygulanımsal emeğin, en azından hakim ülkelerde artan öneminin bir göstergesi, işverenlerin çalışanlarda aranan asli vasıflar olarak, eğitimi, hal ve tavırları, karakteri ve “sosyal” becerilerini öne çıkarmasıdır. İyi hal ve tavırları ve sosyal becerileri olan bir işçi, duygulanımsal emekte uzman bir işçi demektir.(122)
Maddi olmayan üretimin tamamında kullanılan emeğin maddi kalmaya devam ettiğini vurgulayalım: Bu emek, bütün emek türleri gibi bedenimizi ve beynimizi içerir. Maddi olmayan şey emeğin ürünüdür. Bu bakımdan maddi olmayan emeğin çok muğlak bir terim olduğunun farkındayız. Yeni hegenomik biçimi “biyopolitik emek”, yani sadece maddi mallar üretmekle kalmayıp, ilişkileri ve de toplumsal yaşamın kendisini de üreten emek olarak algılamak daha doğru olabilir. Dolayısıyla biyopolitik terimi, ekonomik, siyasal ve toplumsal
ve kültürel arasındaki geleneksel ayrımların giderek bulanıklaştığını anlatır. Ancak biyopolitik terimi terimi de birçok başka kavramsal karmaşıklık yaratır,dolayısıyla bize göre, maddi olmama mefhumu, her ne kadar muğlaklık barındırsa da çabuk anlaşılır ve ekonomik dönüşümün genel eğilimini daha iyi ifade eder görünüyor.(123)

Maddi olmayan emeğin hegemonya kurmaya meyilli olduğunu söylediğimizde, bugünün dünyasındaki işçilerin çoğunun asıl olarak maddi olmayan mallar ürettiğini söylemiyoruz..
… bizim asıl iddiamız, maddi olmayan emeğin nitel açıdan hegemonik olduğu ve diğer emek
biçimlerine ve bizzat topluma bir eğilim dayattığı. Başka bir deyişle, maddi olmayan emeğin bugünkü konumu, endüstriyel emeğin 150 yıl önce, küresel üretimin küçük bir kısmını teşkil ettiği ve dünyanın küçük bir bölümünde yoğunlaştığı ama yine de diğer üretim biçimleri üzerinde hegemonya kurduğu konumun aynısı. Nasıl o dönemde , emek biçimleri ve bizzat toplum endüstrileştiyse, bugün de emek ve toplum enformasyonel, iletişimsel, duygulanımsal hale geliyor.(123)

maddi olmayan emeğin hegemonyasında sömürünün, artık asıl olarak bireysel ya da kolektif emek zamanıyla ölçülen bir değere el koyma şeklinde gerçekleşmediğini;daha çok, müşterek emekle üretilen ve toplumsal ağlarda dolaştıkça daha da ortak hale gelen değerlerin gaspı biçimine büründüğünü savunacağız.(128)

maddi olmayan emeğin hegemonyası, geçmişte görülmedik bir yoğunlukla, ortak ilişkiler ve ortak toplumsal biçimler yaratıyor… maddi olmayan farkı, onun ürünlerinin birçok bakımdan doğrudan doğruya toplumsal ve ortak olması. İletişim, duygulanımsal ilişkiler ve bilgilerin üretimi, araba veya daktilo üretiminin aksine, ortak paydamızı doğrudan genişletir. ..
Buradaki iddiamız, bir yanda tekil emek süreçleri, üretim koşulları, yerel durumlar ve yaşantılarla, diğer yanda, farklı bir soyutlama düzeyinde, emek biçimlerinin ve genel üretim ve mübadele ilişkilerinin “ortaklaşması”nın iç içe geçtiği; ayrıca bu tekillikle ortaklık arasında bir çelişki olmadığı. Emeğin içindeki nitel farkları azaltan bir işlev gören bu ortaklaşma, çokluğun biyopolitik koşullarıdır.(128)

Köylülük iletişimi gerçekleştirip aktif hale geldikçe, ayrı bir siyasal kategori olmaktan çıkar ve kent-kır ayrımının siyasal önemi azalır. Paradoksal biçimde, köylü devriminin nihai zaferi (ayrı bir siyasal kategori olarak) köylülüğün sonunu getirir. Bir başka deyişle, köylülüğün nihai siyasal hedefi bir sınıf olarak kendisinin imhasıdır(140)

Kozasını terk eden kelebek gibi pasif ve yalıtılmış durumunu terk eden köylü figürü, kendisinin de farklarına rağmen ortak varoluş koşullarına sahip sayısız tekil emek figüründen ve yaşam biçiminden biri olduğunu görür ve çokluk içindeki yerini alır. Dolayısıyla köylü figürünün daha az ayrı ve kopuk bir kategori haline gelmesi, günümüzdeki tüm emek figürlerinin toplumsallaşması eğiliminin bir parçasıdır. Nasıl köylü figürü ortadan kaybolma eğilimindeyse, endüstri işçisi, hizmet endüstrisi işçisi, ve diğer ayrı kategoriler de kaybolma eğilimindedir

Oysa, birincisi, endüstri işçilerinin artık tutarlı ve yekpare bir birlik teşkil etmemesi ve maddi olmayan emek paradigmasının belirlediği ağlarda yer alan emek biçimlerinden sadece bir tanesi olması anlamında, artık ‘endüstriyel ordu’ yoktur. Artık net bir ayrım yerine,bütün işçilerin istihdamla işsizlik arasında güvencesiz bir biçimde gidip geldiği geniş bir bölge var. İkincisi, emek gücünün hiçbir kesiminin toplumsal üretimin dışında olmaması anlamında, ‘artık’ ‘yedeklik’ söz konusu değil. Toplumlarımızdaki yoksullar, işsizler ve eksik istihdam edilenleri aslında ücretli bir işe sahip olmadıklarında bile toplumsal üretime aktif biçimde katılırlar. Yoksulların ve işsizlerin hiçbir iş yapmadığı zaten asla doğru olmadı. Bizzat hayatta kalma stratejileri, olağanüstü bir yaratıcılık ve beceri gerektirir. Ancak günümüzde toplumsal üretim, giderek işbirliği veya toplumsal ilişkilerin ve iletişim ağlarının inşası gibi maddi olmayan emek biçimlerine dayandığı için, yoksullarda dahil toplumdaki herkesin faaliyeti giderek daha doğrudan üretken hale geliyor. S.147,148

Günümüzde fabrikanın hem içinde hem dışında gerçekleşen toplumsal üretim, ücret ilişkisinin de hem içinde hem dışında gerçekleşiyor. Üretken işçiyi üretken olmayan işçiden ayıran bir toplumsal çizgi yok. Üretken olan ve olmayan emek arasındaki eski Marksist ayrım da, üretimde çalışan ve yeniden üretimde çalışan emekler arasındaki ayrım da (ki bunlar her zaman tartışma görmüştür) artık tamamen bir kenara atılmalı. Bugünse, çokluğun ağlarında, yani ortak paydamız etrafında işbirliği eden aktif tekiller olarak üretim yapıyoruz. S.150,151

Hepimiz toplumsal üretime katılıyoruz: İşte yoksulların nihai zenginliği. S.151,152
Örneğin Avrupa, Brezilya ve Kuzey Amerika’da yıllardır gündemde olan ‘garantili gelir,’ yani istihdam durumuna bakılmaksızın her yurttaşın belirli bir gelir hakkı olması talebi, yoksulluğa karşı geliştirilen bu tür kurucu projelerden biri. S.152
Daha militan bir örnekse, Arjantin’deki işsiz işçilerin oluşturduğu ve aktivist ve siyasallaşmış bir işsizler sendikası gibi hareket eden ‘piqueteros’. Geleneksel sendika çerçevesinin dışına çıkan bir diğer emek aktivizmi örneğiyse 2003 yılında, Fransa’da eğlence, medya ve sanat gibi alanlardaki ‘interimaires’ denen yarım gün çalışan işçilerin gerçekleştirdiği grevler. S.153
Marx’ın yönetiminin, kendi yöntemimizi oluştururken bize yol gösterecek asli öğeleri, 1) tarihsel eğilim, 2) gerçek soyutlama, 3) karşıtlık ve 4) öznelliğin kuruluşu kavramlarıdır. Bizim iddiamıza göre, maddi olmayan emek, her ne kadar nicel anlamda baskın olmasa da, diğer tüm emek biçimlerine belirli bir eğilimi dayatmış ve kendi nitelikleri doğrultusunda onları dönüştürmeye başlamış ve bu anlamda da hegemonik bir konum edinmiştir. Nicel anlamda tarım hala baskındı ama Marx sermayede ve endüstriyel emekte, geleceğin dönüşümlerinin motoru olacak bir eğilim görmüştü. Bugün Ortodoks Marksistler bize dünya çapında endüstri işçilerinin sayısının azalmadığını, dolayısıyla endüstriyel emeğin ve fabrikanın hala her tür Marksist analizin özü olması gerektiğini söylediklerinde, onlara Marx’ın eğilim yönteminden bahsetmeliyiz. Sayılar önemlidir ama asıl önemli olan günümüzdeki gidişatı anlamak, hangi tohumların yeşerip hangilerinin kuruyacağını kavramaktır. S.157,158
Günümüzdeyse baktığımız her yerde ağlar görüyoruz: Askeri örgütlenmede, toplumsal hareketlerde, şirket yapılarında, dilsel ilişkilerde, sinir sistemimizde ve hatta kişisel ilişkilerde. Bize göre en önemli şey, maddi olmayan üretim paradigmasının dayattığı işbirliği ve iletişim ilişkilerinin örgütlenme biçiminin ağ şekline bürünmesi. S.158,159
Fabrika üretiminin düzenli ritimleri ve iş zamanıyla iş dışı zaman arasındaki net ayrımlar, maddi olmayan emek söz konusu olunca bulanıklaşır. Emek piyasasının tam zıt kutbundaysa, işçiler iki yakayı bir araya getirmek için birden fazla işte didinip durur. Bu tür uygulamalar her zaman var olagelmiştir, ancak bugün Fordizmden postfordizme geçişle, işçilere dayatılan esneklik ve hareketlilikle ve de fabrika işine özgü sabit ve uzun süreli istihdamın gerileyişiyle birlikte, bu durum norm haline geliyor. Emek piyasasının her iki kutbunda da, yeni paradigma iş zamanı ile yaşama zamanı arasındaki ayrımın altını oyuyor. S.161,162
Maddi üretim –örneğin araba, televizyon, giysi ve gıda üretimi- toplumsal yaşamın araçlarını yaratır. Bu metalar olmaksızın, modern toplumsal yaşam biçimleri mümkün olmazdı. Fikirlerin, imajların, bilgilerin, iletişimin, işbirliğinin ve duygulanımsal ilişkilerinin üretimini içeren maddi olmayan üretimse, toplumsal yaşamın araçlarını değil toplumsal yaşamın kendisini yaratır. Sermaye her zaman toplumsal yaşamın üretimini, yeniden üretimini ve kontrolünü hedeflemiştir. Marx, sermayenin alışıldığı üzere toplumsal zenginliğin meta ya da para cinsinden birikimi olarak tanımlanabileceğini ama sermayenin temelde bir toplumsal ilişki olduğunu söylediğinde, bu gerçeğe işaret etmekteydi. Sermayenin üretimi, hiç olmadığı kadar açık ve doğrudan bir biçimde, toplumsal yaşamın üretimidir bugün. Canlı emek sermaye tarafından tahakküm altına alınıp, alınan satılan ve meta ve sermaye üreten emek gücüne indirgenebilir; ama canlı emek her zaman için bunun ötesine geçer. Yenilikçi ve yaratıcı kapasitelerimiz; üretici, yani sermaye üretici emeğimizden büyüktür her zaman için. Bu noktada, bu biyopolitik üretimin bir yandan ölçülemez olduğunu, zira nicelleştirilip sabit zaman birimlerine dökülemeyeceğini; diğer yandan da sermayenin asla yaşamın tamamını ele geçiremeyeceğini görürüz. Marx’ın kapitalist üretimde emek ve değer arasındaki ilişkiye dair fikrini gözden geçirmemizi gerektiren de budur. S.162,163
Maddi olmayan özelliğin burada kavramamız gereken temel özelliği, onun işbirliği ve iletişimle olan yakın ilişkisi, yani temelin ortak paydada bulunmasıdır. Marx, sermayenin tarihsel açıdan en önemli ilerici yönlerinden birinin, işçi ordularını işbirliği içeren üretim ilişkilerinde örgütlemesi olduğunda ısrar etmişti. Maddi olmayan emek paradigmasındaysa, bizzat emek, üretim için gereken etkileşim, iletişim ve işbirliğini doğrudan yaratır. Duygulanımsal emek her zaman bir ilişki kurar doğrudan. Fikir, imaj ve bilgi üretimi sadece ortak paydada üretilmekle kalmaz –kimse yalnız düşünemez, her düşünce başkalarının bugünkü ve geçmişteki düşüncesiyle işbirliği halinde yaratılır- aynı zamanda da her bir fikir ve imaj yeni bir işbirliğini teşvik eder ve ortaya çıkarır. Maddi olmayan üretimin tüm bu biçimlerinde, işbirliğinin üretimi emeğe içsel, dolayısıyla sermayeye dışsal hale gelmiştir. S.163
İleride istatistikçilerin ve matematikçilerin ekonomiyi devralması da kaçınılmazdı, zira iktisadı idare edecek tekniklere sadece onlar sahipti. Çünkü toplumun yeniden üretimini incelemenin amacı, toplumu olduğu gibi muhafaza etmek ve onu, sömürü ilişkilerini kaçınılmaz ve doğal bir ontolojik zorunluluk haline sokacak nicel ölçümlerin diliyle ifade etmektedir. S.169,170

Maddi olmayan mülkiyet açısından bağlanabilirlik özelliğinden daha ciddi bir güvenlik sorunu çoğaltılabilirliktir. Maddi olmayan ürünlerin yasadışı çoğaltılmasının birçok biçimi oldukça bariz ve basittir: Örneğin yazılı metinleri, bilgisayar yazılımlarını veya işitsel ve görsel malzemeleri çoğaltmak gibi. Bu yöntemlerin bu kadar bariz olmasının nedeni, bu maddi olmayan mülkiyet biçimlerinin toplumsal ve ekonomik faydasının tam da onların ucuza (baskı, fotokopi veya dijital kopyalamayla) çoğaltılabilmesinden kaynaklanmasıdır. Onları değerli kılan çoğaltılabilirlik özelliği, tam da onların özel mülk olma niteliğini tehdit eder. Özel mülkiyet genellikle bir tür nedret mantığına dayanır –maddi mülk aynı anda iki yerde birden olamaz, sende varsa bende yoktur- ama maddi olmayan mülk biçimlerinin sonsuz çoğaltılabilirliği bu tür bir nedret kurgusunu tamamen ortadan kaldırır. Bu, geleneksel hırsızlık ve korsanlık mefhumlarının çok ötesine geçen bir durumdur, zira sadece mülkün bir sahipten diğerine aktarılmasını değil, bizzat mülkiyetin özel niteliğinin ihlalini –yani bir tür toplumsal korsanlık- içerir. Bu tür örnekler özel mülke polislik etmenin yeni ve müthiş zorluklarına işaret ediyor. S.196,197

Mahkeme, hücre dizisinin gerçek sahibinin Kaliforniya Üniversitesi olduğunu, zira (hastanın da iddia ettiği gibi) doğal bir organizmanın patentinin alınamayacağını ama bilim adamlarının bundan türettiği bilgi insan marifetinin ürünü olduğu için patentinin alınabileceğini belirtti. S.199

Ancak günümüzde özel mülkiyet giderek fikirlere ve bilgilere ulaşımı kısıtlayarak yaratıcılık ve yeniliğe ket vuruyor. İnternet teknolojisi üzerine çalışan araştırmacılar uzun süredir, sibernetik devriminin başlangıçtaki yaratıcılığının ve internetin gelişimini mümkün kılan şeyin, bilgiye ve teknolojiye ulaşımdaki müthiş özgürlük olduğunu ancak artık bunun her düzeyde (örneğin bağlantıların, kodların ve içeriğin) sınırlandığını belirtiyor. Elektronik ‘ortak mülkler’in özelleştirilmesi, artık yeniliklere engel teşkil ediyor. Üretimin temeli iletişim olunca, özelleştirme doğrudan yaratıcılığı ve üretkenliği kısıtlar. Bilim adamlarını yenilik yapmaya iten şey genelde patentlerden kazanılacak para değilken, şirketler ve üniversiteler için bunun tersi doğrudur. Bilgi ve enformasyonda özel mülkiyet, toplumsal ve bilimsel yeniliğin temelinde bulunan iletişim ve işbirliği önünde bir engeldir sadece. S.202

Bugün yaşanan, bilginin, enformasyonun, iletişim ağlarının, duygulanımsal ilişkilerin, genetik kodların, doğal kaynakların özelleştirilmesi sürecinin de barok, neofeodal bir tınısı var. Özel temellük süreci, çokluğun artan biyopolitik üretkenliğine set çekiyor. S.203
Geleneksel kapitalist mülkiyet hukuku emek üzerine kuruludur: Emeğiyle bir malı üreten kişi o mala sahiptir. Her iki durumda da enformasyon ve bilgiyi üreten insan emeği, deneyimi ve marifetidir, ama her ikisinde de bu emeği tek bir bireye atfetmek imkânsızdır. Bu bilgi her zaman işbirliği ve iletişimle, geniş ve sınırları belirsiz toplumsal ağlarda (bu örneklerdeyse bilim camiası ve yerli topluluğunca) ortak çalışmayla üretilir. Bir kez daha, bilginin ve enformasyonun tek tek bireylerce değil kolektif biçimde üretildiğine dair en iyi kanıtları bizzat bilim adamları veriyor. S.203,204